“bir iki adım atıp döndüm, şapkama dokundum eğilerek, saat tam kaç, rica ediyorum, dedim. varolmasam da olurdu. ama şekeri unutuyorum. ışık! diye bağırdım.” 

sb.

“Hatırladığım kadarıyla, ilkin, neden başka yere değil de ısrarla serçeparmağına bakıyorsun, dedim sözgelimi ve o da bana, yalan dünya dediğimiz şu dünyanın nerede birikeceği belli olmuyor ki Hasanım Ali, dedi. Sonra ben onun şaka yaptığını düşünerek, şimdi dünya senin serçeparmağında mı birikti, diye sordum. O da o anda serçeparmağına doğru biraz daha eğilerek, gene ben oradaymışım gibi, zaten dünya büyük bir şey değildir Hasanım Ali, kimi zaman sevdiğimiz insanın yüzü, kimi zaman hayal edilen bir dokunuşun büyüsü, kimi zaman da kapıldığımız bir hevesin genişliği kadardır, dedi. Hatta kendinden emin bir sesle, tatlı tatlı birkaç örnek daha verdi bu konuda.”

hat.

yazdan, umutlu zamanlardan bu yana, her biri “ben artık burada yaşıyorum” diyen basamaklarla bu eve çıkıyorum, ben artık burada yaşıyorum. mevsim değiştikçe daha soğuk, daha katı. bahar gelse?

“İçime, birden öyle geldi ki; hayatım, sonuna kadar, bir yolun, bir şehir yolunun taş kenarında önüne dizilen bir sonsuz sıra eş ve kuru, tok adım sesinden ibaret olacak…”

bk.

üçüncü boyutta beşinci mevsim bir nokta olsa gerek.

“Yine böyle bir günde, biraz daha önce, biraz daha sonra, bir şeylerin yolunda gitmediğini, açık konuşacak olursak, yaşamayı bilmediğini, hiç bilmeyeceğini şaşırmadan keşfediyorsun.”

gp.

“Bir şey söylemeden onlara baktınız, onlara bakmanın bile boşuna olduğunu biliyordunuz. Ve ben size öyle acıdım ki Jacobo, benim hakkımda böyle düşüneceğinizi ve beni korumaya çalışacağınızı nereden bilebilirdim, ben ki şu iş için, sizi bırakmalarını sağlamak için buradaydım. Çok büyük bir uzaklık, çok fazla olanaksızlıklar vardı sizinle aramızda; aynı oyunu oynamıştık, ancak siz hala canlıydınız ve size gerçeği anlatmanın yolu yoktu. Bundan böyle, eğer isterseniz her şey değişik olacaktı, bundan böyle yağmurlu akşamlarda birlikte geri gelecektik, belki de böylesi daha iyi olacaktı, en azından iki kişi olacaktık, yağmurlu akşamlarda geri gelen.”

jc.

“Major’un kalbi göğsünde güm etti ve net bir şekilde durdu, ucu havaya kalkık. En azından Major öyle hissetti.”

bv.

“Birdenbire, ortada hiçbir neden yokken Sebastian için öylesine üzüldüm ki, ona gerçek bir şeyler, kanatları, yüreği olan bir şeyler söylemek istedim, ne var ki, arayıp da bulamadığım o kuşlar ancak çok sonra, tek başıma kalıp da artık sözcüklere gerek duymadığımda geldiler, birer birer omuzlarıma, başıma kondular.”

vn.

“Olaylar çabucak olup bittiği zaman, kimse hiçbir şeyden emin olamaz, hiçbir şeyden, hatta kendisinden.”

mk.

“umduğun inceliğe inmiyorsa söz,
çekil suskunluğun tüneklerine;
ucuz etme anlamı…
böyle zamanlarda insan
çokluk yalnız kalmalı…”

şe.

Hector çatalıyla tabağındaki zeytinleri dürtükledi. “Bütün bunların bir açıklaması olmalı. Hiçbir serüven, bu kadar önemli sorular yanıtlanmadan sona eremez.”

“Herhalde bu biraz da serüvende aldığın role bağlıdır,” diye karşılık verdi Hamit. “Sen kendini kahraman sanıyorsun ama belki de öyle değilsindir.”

ac.

“Çince bir kitapta Çin’e yabancı bir halkın bu etnolojisini okumuştu, kafalar avları yakalamak için ağaçlara doğru uçabiliyordu, kırmızı bir yumakla birbirlerine bağlanmışlardı, çözüldükçe uçuyorlar, sonra da kanlı gerdanlıklarına geri dönüp yerlerine oturuyorlardı. Ama hiç rüzgar esmemeli, çünkü ip koparsa kafa denizaşırı uçar gider.”

aj.